“Preview” post’undaki elbisenin son halini paylaşmak için açtığım blogger sayfasına şuan kafamdakileri boşaltma umudundayım. Nedense bir görsel paylaşmak istemedim. Sanırım bu önceden çok dert etmediğim ancak şimdi bir sıkıntı haline gelen bloggerların “bak, geç!” politikasından kaynaklanıyor. Geçen gün de Twitter’da #bloggerolmak TT olmuş ve benim en anlamadığım mesele hangi ara birilerinin iteklemesiyle ortaya çıkan bloggerlar “bir blogger olmak demek her şeyden önce paylaşımcı olmak demektir..” felsefesini benimsedi ve kendi paylaştıklarının gerçekten paylaşıma değer olan şeyler olduğuna inandı ?
Paylaşıma değer olması için illa uzun ama edebiyat yoksunu yazıların paylaşılması gerekmiyor. Belirli bir alt metine sahip olan her içerik paylaşıma değerdir. Bunun bari kısıtlaması olmasın zaten. O yüzden birbirimizi desteklememiz gerekirken kalkıp, burada da ayrımcılık yapıp “Sen şusun, ben buyum! En çok sana davetiye geliyor! Neden ben bana lansman davetiyeleri gelmiyor!!” diye yırtınmaya gerek yok çünkü o istenilen ve özenilen lansman davetiyeleri bendenize bile “Sayın beyazbuyu.com moda blog’u yazı işleri” olarak geliyor. Yani siz düşünün durumun vahimliğini..
Bundan 3 sene önce her yeni izleyici blog’a yeni taşınan komşu gibiydi. Ama şimdi her yeni izleyici ve oluşturdukları kitle “fan club” olarak algılanıyor. Ve bir süre sonra bu durumu kaldıramayan yaralı egosu bir ömür boyu iyileşemeyecek olan bloggerlar konuyu çok farklı algılayıp, o izleyicilerin bulunduğu ve rakamların yer aldığı kutucuğa tapınarak yaşamaya başlıyorlar. Sorunda tam burada arz ediyor zaten. “Bugün sizler için bunu yaptım” gibi öznesi önemsenmeyen cümleye bir “siz” kelimesi yerleştirerek yapay bir samimiyet katılmaya çalışılıyor. Samimiyetten öte orada asıl olan, karşıda onun için yanıp tutuştuğuna inandığı bir kitlenin var olma ihtimali. Ve yine siz düşünün durumun vahimliğini..
Konuyla alakasız olarak son zamanlarda Zaza Fournier – Vodka Fraise dinleyip duruyorum. Kitabı okuduktan sonra filmini izlemeye korkanlar gibi ben de şarkının sözlerinin anlamını öğrenmekten korkuyorum ve Fransızca bilmediğim için seviniyorum. Çünkü bir şeyi mantık olarak algılamakla duygularla algılamak arasındaki fark burada anlatamayacağım ve anlatmakla da uğraşmayacağım kadar efsanevi bir durum. Yani hazırlanan cümlelerin anlamını çözüp melodiyle yorumlamaktansa bilinmeyeni dinleyip gerçekten ne hissettirdiğine odaklanmak asıl mesele. İlla bir genelleme yapmak gerekirse; her zaman hissettiklerimize kesintisiz odaklanmak lazım. Zaten eskinin “zeki ama çalışmıyor” çocukları büyüdü ve anlayan ama hissetmeyen yetişkinleri oldu. 3. Kez “siz düşünün durumun vahimliğini” dememe gerek var mı ?